Musa dağı eteklerine dizili yedi köyden biri, Vakıflıköyü.

   Ahmet Kutsi Tecer in 1927 yılında Erzincan Kemaliye’ye (Eğin) bağlı Apçağa köyü için kaleme aldığı şiir büyük kente göç edenlerin memleket hasretini anlatır. Oysa memleketlerinden kopmayan Anadolu ermenilerin yaşadığı ve yaşattığı bir köy var Antakya’nın Samadağ ilçesinde. Musa dağı eteklerine dizili yedi köyden biri olan Vakıflıköyü, musaleran hayer (musa dağlı ermeniler) in geleneklerini, üretimlerini, kültürlerini sürdürdükleri tek ermeni köyü ünvanını hakkıyla koruyor. Vakıflıköyü’ne gitmeden önce gelin Samandağ da kısa bir tura çıkalım:

   Samandağ, adını M.S. 6 yy da yaşamış ve maddi yaşam yerine manevi yaşamın önemini vurgulayan “terk-i dünya” felsefesini benimseyerek takipçilerinin çabalarıyla inşa edilen manastırın avlusunda bir sütun üzerinde yıllarca yaşamış St. Simone (Aziz Simon) dan alıyor. Planı haç şeklinde olan manastırda, 3 adet kilise kalıntısı dışında misafirhane, mutfak, kiler, yağmur suyunun biriktirildiği sarnıç gibi yapılar bulunuyor. St. Simone’un üzerinde oturarak inzivaya çekildiği, yapıldığı tarihte tahminen 10 m yüksekliğe sahip ancak fiziksel etkiler nedeniyle 4m lik sütun, manastırın avlusunda varlığını koruyor.

44809_419247871983_5668795_n

St. Simon manastırı

   İlk yapıldığı dönem Hristiyanlık için en önemli merkezlerden biri olan Antakya, dünyanın ilk kilisesine ev sahipliği yapıyor. Hristiyanlığın ilk yayılma dönemlerinde Stauris (Hac) dağı eteğinde 13 metre derinliğinde kayanın oyularak inşa edilen St. Pierre kilisesi St. Paul ve St. Pierre in vaazlerini dinlemek için toplanan cemaate ilk kez Hristiyan adının verildiği yer olarak kabul edilmekte. Şu an müze olarak hizmet veren yapıda o dönemde hristiyanlık karşıtlarından saklanmak amacıyla kilisenin dağın iç kısmlarındaki mağaralara açılan dar tüneller, ayinlerin yapıldığı yekpare taş bir sunak, kayalardan sızan suyun biriktirildiği vaftiz için kullanılan bir bölüm ve bazı mezarlar bulunuyor. 1963 yılında Papa IV Paul tarafından hristiyanlar için hac yeri ilan edilen St. Pierre kilisesinde her yıl 29 Haziran günü ayin yapılmakta.

st pierre

St. Pierre kilisesi

   Samandağın bir diğer ören yeri insan azminin neler yapabileceğini gösteren Titus Tüneli. M.Ö. 300 yılında Büyük İskenderin generallerinden Antigonos’un hakimiyetinde, daha önce kurulan Seleukeia Pieria (şu anki adıyla Çevlik) kentinin yanına Seleukos Krallığını kontrol altına almak için Antakya olarak türkçeleştirilen Antiokheia kenti kurulur. Bir liman kenti olan Seleukeia Pieria Asi nehrinin taşıdığı alüvyonlarla dolup kullanılmaz hale gelince imparator Vespasianus döneminde bölgede bulunan bir dağ delinerek tünel açılması gündeme gelir. M.S 69 yılında başlayan çalışmalar 1380 m uzunluğunda açılan bir kanal ve bu kanalın 130 m lik bölümü kayaların, 7 m yüksekliğinde ve 6 m  genişliğinde oyularak 12 yıl sonra imparatorun oğlu Titus döneminde tamamlanır. Tünelin sonuna vardığınızda üzerinde Titus ve Vespasianus’un isimleri ve mısır güneş tanrısı Ra nın gözü simgesi kazılı bir kayayla karşılaşırsınız. Tünelin girişi olan deniz tarafında ise kayaların içleri oyularak yapılmış mezarlar bulunur. Bunlardan biri diğerlerinden farklı olarak görece büyük ve gösterişli bir mezar içerdiğinden yörede “beşikli mezar” olarak bilinir.

s79_titus

P1000391

Titus tüneli ve kaya mezarları

   Samandağ’da sadece tarihi değil doğal güzellikleriyle de görülmesi gereken bir yer. Bunlardan biri de şelaleleriyle ünlü Harbiye beldesi. Helenistik ve Roma döneminde zengin sınıfın mesire yeri olarak kullanıldığı Harbiye, 1268 de Memlukluarın eline geçene kadar Apollon adına oyunlar düzenlenen, hamamlar ve  büyük malikaneler inşaa edilen bir bölge olarak parlak bir geçmişe sahip. Harbiye’nin mitolojik geçmişi defne ağacının neden Antakyanın sembollerinden biri olduğuna da ışık tutuyor. Yunan mitolojisine göre çaldığı lir ile insanları iyileştirme yeteneğine sahip Zeusun oğlu Apollon bir su perisi olan Daphne ile karşılaştığında ona aşık olur ve onun peşine düşer. Kaçmaya çalışan Daphne yakalanacağını anlayınca Zeus’a kendisini kurtarması için yalvarır. Bunun üzerine saçları yapraklar, kolları dallar olacak biçimde bir defne ağacına dönüşür. Bunu gören Apollo ağaca sarılıp ağzından sevgi sözleri dökerken Daphne dallarını eğerek Apollonu selamlar ve sessizce ağlar. Harbiyedeki şelalelerin kaynağının da Daphnenin gözyaşları olduğuna inanılır.

Harbiye_Selalesi-599x397

P1000323

Şelaleleriyle ünlü Harbiye mesire yeri

  Dünyanın olmasa bile 14 km uzunluğu ile Türkiye’nin en uzun kumsalı, en kaliteli neylerin üretildiği sazlıkları, batının desteğiyle tarihi zenginliklerini koruyan Arkeoloji ve Mozaik müzesi, birçok tarihi ve dini yapıları, şüphesiz yemeğe asla doyamayacağınız mezeleri, taklitlerinden sakınmanız gereken künefesi, göz zevkine uygun olmasa da Akdenizin rüzgarlarını elektriğe dönüştüren ve yöre halkı için istihdam ve gelişme açısından önem taşıyan sayısız rüzgar türbinleri,  “çan, ezan, hazan” sloganıyla yıllardır görmeye hasret kaldığımız insana inanış farklılıklarıyla değil, insan olduğu için bakan birlikte yaşama kültürünün en önemi örneği olan Samandağ ve Antakyadan çıkıp artık “O köy” e gitme zamanı geldi.

   Vakıflı’ya gitmek üzere Musa dağına tırmanırken Hıdırbey köyünde mola vermekte fayda var. Zira köyün içinden geçen derenin kenarında Hz. Musa’nın su içmek için bıraktığı asasının filizlenip bir çınara dönüştüğüne inanılan Musa ağacı bulunuyor. 1100 yıllık bu ağacın kenarındaki bahçede çayınızı yudumlarken köy halkının haşladığı mısırların tadına bakabilisiniz. Hıdırbey köyünde görülmesi gereken diğer bir unsur 1915 olayları öncesinde Vakıflı dışındaki diğer 6 köyde de yaşayan Ermenilere ait taş evler. Sevindirici olan şu anki yöre halkın evlerine bağlı olmaları. Öyle ki 80 ini aşmış bir teyzenin evini restore etmek üzere satın almak isteyen, bunun için de değerinin çok üstünde fiyat biçenleri hiç düşünmeden reddetmesi bu bağlılığa en somut örneklerden sadece biri.

54803088

P1000409

P1000412

Hıdırbey köyündeki içine rahatlıkla sığabileceğiniz Musa Ağacı ve 1915 olayları öncesi ermenilere ait şu anki yaşlı ev sahibinin satmak istemediği taş bina

  Hıdırbey molasının ardından araçla 10 dakikalık mesafe sonrası sizi portakal ağaçları arasında dikili Vakıflıköyü tabelası karşılayacak. Portakal ve genel olarak turunçgiller Vakıflıların verimli bir şekilde yürüttüğü organik tarım ürünlerinin başında geliyor. Ancak köydeki tek geçim kaynağı tarım değil. Kadınların elinden çıkan meyve şarapları, likörler, ceviz tatlısı ve çeşitli reçeller ve tabiki hataya özgü nar ekşisi Vakıflıköy’den satın alabileceğiniz organik ürünler arasında. Samandağ halkına “Vakıflıları nasıl bilirsiniz ?” diye sorduğunuzda “Ermeniler çok çalışkandır” cevabını alırsınız. İşte bu çalışkanlığın karşılığı olarak köyde atıl olarak kullanılan bir yapı HAYCAR Derneği üyesi mimarlar ve diğer cemaat üyelerinin desteğiyle içinde çalışma atölyesi, ürün satış ofisi, misafirhane, kütüphane gibi birimlerden oluşan çok amaçlı bir merkez haline geldi. Vakıflıköyünde sosyalleşmenin büyük ölçüde gerçekleştiği diğer bir alan şüphesiz köyün giriş kısmına yakın olan çay bahçesi. Yine yöresel lezzetleri bulabileceğiniz bu çay bahçesinde yaz aylarında dahi esen rüzgarla serinlemek mümkün.

20150814_172847

20150814_172840

Vakıflıköyü çay bahçesi

   Köyün belki de en önemli yapısı restore edilen ve 1999 yılında açılışı yapılan Surp Asvadzadzin (Meryem Ana) Ermeni Kilisesi. Kilisenin dış duvarlarını restorasyondan sonra Ermenistanda yapılan ermeni taş oyma sanatının karakteristik eserleri olan khaçkarlar ile süslü. Köy ölçeğine göre mütavazi bir yapısı olan kilise ve bahçesi, Ermenilerin 5 büyük bayramından biri olan ve her yıl Ağustos ayının  ikinci Pazar günü kutlanan Surp Azvadzadzin yortusunda cemaate ev sahipliği yapıyor. Yurt içi ve yurt dışından özellikle Musa Dağlı ermenlerin büyük katılım gösterdiği ayin sonrası ermeniler için kutsal sayılan ve bereketin simesi olan üzüm okunarak halka dağıtılıyor.

20150814_180705

 

P1000450

P1000448

20150814_180841

Vakıflıköydeki Surp Asvadzadzin Ermeni Kilisesi ve duvarlarını süsleyen khaçkarlar

   Üzüm dışında önceki akşamdan Pazar sabahına kadar musa dağdaki köy sayısını sembolize eden yedi adet kazanda pişirilen Haritsa (keşkek) da Vakıflıköy ziyaretçilerine dağıtılıyor. Bu ritüelin kaynağını bulmak için 1915 karanlığına dönmek gerekiyor. Osmanlı Devleti’nin ermenilere yönelik etnik temizleme girişimi olan tehcir kararı Musa Dağı’na da ulaşınca Vakıflı ve diğer köylerdeki ermeniler dağın yerleşimi olmayan bölgelerine çıkarak varlıklarını koruma mücadelesine giriyor. Tarımla uğraşan bu halk, haftalarca çok kısıtlı imkanlar altında kendilerini savunarak hayatta kalmayı başarıyor ve sonunda bir Fransız savaş gemisine binerek Mısır’daki Port Said limanına tekrar köylerine dönmek üzere ayak basıyor. Franz Werfel in “Musa Dağ’da 40 gün” adlı kitabına konu olan bu olay sırasında dağda yaşayan halkın temel yiyeceği, erkeklerin avladığı hayvan etlerinin ellerinde bulunan buğdayla pişirilmesiye yapılan haritsa olmasına itafen her yıl gerek Vakıflıköy’de gerekse Beyrutlu musadağlılar tarafından Meryem Ana yortusunda kazanlar altındaki ateş sabahın ilk ışıklarına kadar yanıyor.

P1000397

Musa Dağ’da 40 gün yaşam savaşı veren ermenilerin Fransız gemisine bindiği kıyı şeridi

   Köylerinde İstanbul’a göç eden vakıflılar Vakıflıköyü Kalkındırma ve Dayanışma Derneğini kurarak köylerine olan bağı sağlam tutmaya devam ediyor. Meryem Ana kilisesinin açılışından itibaren her yıl Meryem Ana yortusu haftası dernek bünyesinde samandağ ve vakıflı turu düzenleniyor. Tur kapsamında yukarıda bahsi geçen ören ve mesire yerleri gezilirken Pazar ayininden önceki akşam köy meydanında yemekli bir eğlence düzenleniyor. Tüm yemeklerin köy halkı tarafından hazırlandığı gecede dağda avlanmış ve defne ağacının dallarına geçirilerek servis edilen yaban domuzu ziyafetin başrolünü üstleniyor. Köyde okul olmadığı için merkezde okuyan gençlerin bir kısmı büyük şehirlerde üniversite okuyarak kariyerlerini güçlendiriyor. O kadar ki, diğer anadolu köylerinin aksine Vakıflı’da dışa göç değil içe göç başlamış durumda.

P1000381

45486_419247991983_2937387_n

Meryem Ana Yortusu öncesi gelenek haline gelen halayların çekildiği haritsa kazanlarının yakıldığı şenlik

   Genellikle Ağustos ayında Meryem Ana yortusuyla cemaat içinde gündeme gelen Vakıflıköy’e gitmek için başka uygun bir dönem de Nisan ayı. Zira yaz aylarında yemyeşil bitki örtüsünün yerini baharın habercisi rengerenk açan ve tüm vadiyi kaplayan kır çiçekleri alıyor. Köy yolunun kenarındaki küçük kanaldan akan suyun sesi, serin ve temiz havası ve dingin atmosferiyle huzurlu bir hafta geçirmek için ziyaretçilere açık misafirhanede konaklamak büyük şehrin kaosundan kaçmak için ideal bir bahane olabilir. Ahmet Kutsi’nin şiirinin tersine Vakıflıköy’e gitmek, orayı görmek, ordakileri tatmak kısacası orayı yaşamak gerekiyor. Çünkü “o köy” herşeye rağmen hala bizim köyümüz.

20150816_140921

Vakıflıköyün Samandağ manzarası

Yorumlar